Untitled-16“Evet itiraf etmeliyim!.. Bu yazı biraz ağır oldu. Sanki fazla suçlayıcı oldu. Ama siz de kabul edin ki çare üretemez isek, AVM dediğimiz ‘Çağdaş Kapalı Çarşıların istikbali’, pek de ışıltılı değil… Böyle giderse, ticari açıdan parlak olmayan bir geleceğe mahkum olacaklar. Belki daha da öncesinde, yarattıkları sosyal ve kültürel  sorunlar yüzünden, toplum vicdanında mahkum olacaklar…

 İyisi mi bizler şimdiden, yani esintileri duyulmaya başlayan fırtına öncesi masaya yatıralım şunları… Toplumsal uzlaşmaya çareler arayalım… Hem mesleki açıdan, hem teknik gerekçelerden, yani; aydınlatmasından, ısıtmasına, enerji çözümlerinden, manyetik kirliliğe kadar didikleyelim konuyu. Belli mi olur? Belki de bir toplumsal uzlaşmaya vesile olur. Maksadımız elbette bağcı dövmek değil, üzüm yemektir. Cesur olalım… Eleştrinin dozu ağır da gelse, ders çıkarmaya çalışalım birlikte!..”

ŞÖYLE BİR SORALIM!..

Toplumsal bakışla; ne almaktayız o mekânlardan ve karşılığında ne vermekteyiz? Yani hayatımıza katkısı oranında, hakkaniyetli bir bedel mi ödemekteyiz, yoksa keçiboynuzu misali, “bir gram bal uğruna” bir çeki odun mu yemekteyiz? Şöyle bir soralım; AVM’ler yokken neyimiz eksikti? Hayat devam ediyordu bir güzel! Peki ne kattı hayatımıza bu dev mağazalar? Diğer soru da; bu hormonlu dükkan, bazı şeyler katar gibi gözükürken, neler götürmekte yaşantımızdan?

Bu ikilemi çözmeliyiz… Yoksa bir koca karadelik, AVM’leri kendisine çağırıyor… Tehlike çanları çalıyor! Terkedilenler, yalnızlaşıp kapanmak üzere olanlar sinyal vermeye başladı. Giderek, ne ticari ne de yaşamsal değeri kalmadan, o mekânlara; sosyal, kültürel, eğitimsel anlamlar katabilmeliyiz bence.. Elbette şart değil! Çünkü bazı yapılar, bir görev adına doğar, işlevsel anlamı kalmadığında da kendiliğinden silinir yaşamsal süreçten… Gladyatörlerin kıyasıya döğüştüğü arenalar, yöresel erkin simgesi şatolar, aynı sülaleden dört ailenin birlikte yaşadığı yalılar ve işlevini yitiren yel değirmenleri gibi…

İstanbul’un olduğu kadar, birçok Anadolu kentinin de tarihsel kimliğinde yer etmiş olan kapalı çarşılar, iklimsel açıdan korunaklı mekânlar olmanın yanında, güvenlik amaçlı bir kurguya da sahip olmuşlardır. Kale kapısı benzeri, kalın saç levhalara çakılan koca başlı çivilerle bezenmiş çarşı kapıları, bu güvenlik gereksinimin görsel ögeleridir. Şimdiki AVM’lerin ise, sadece korunaklı değil, aynı zamanda kontrollü hava koşulları, yani “iklimsel konfor” sunması, önemli bir ayrıcalık olmuştur. Sıcak yaz günlerinde ya da soğuk kışlarda bir sığınma alanı haline gelmeleri, kolayca benimsenmelerini sağlamıştır.

Belki de ilk yıllarda, “sorgulanmadan” kabul edilmişliklerini buna borçludur… Ne var ki, bu kontrolün kaybedileme hallerinde ortaya çıkan ve çıkacak olan sağlık sorunları ile nasıl baş edileceği de meçhuldür. Yani bu artı değer, denetlenemezse, eksiye dönüşebilecektir kolayca…

Elbette, küçük esnafı çiğneyen yapısı ile, mahalle kavramında hem tarihi hem de güncel önemde var olan insani ilişkilerin canına okuyan yapısı ile de ayrıca sorgulanmalıdır.. Yani artık, sevabı ve günahı ile masaya yatırılmalıdır!

AVM’NİN DOKTORCASI !..

Bakın şu Allah’ın işine ki AVM, meğerse önemli bir tıbbı bozukluğun da baş harfleri imiş.. Yani “Arteriyo Venöz Malformasyon”un kısaltılmış hali imiş senelerdir… AVM, anormal ve zayıf şekilde gelişmiş bir damarlar yumağı imiş. Dolayısıyla, bu damarların kanama sıklığı normal damarlardan çok daha yüksek olmaktaymış. AVM’ler vücudun her yerinde olabilirmiş. Beyindeki AVM’ler ise, kanadıklarında beyin hasarı oluşturdukları için hayati öneme sahip olmakta imiş.. Sanki birisi, bildik AVM’nin işleyişini ve başına gelebilecek olayları anlatıyor… Şaka gibi!

911aacefe94075c945243b061f28f41f

PEKİ NEDİR MİMARCASI?

  “AVM; İnsanlara bir kerede hem alışveriş, hem sosyal aktivite, hem yeme içme; genel olarak da barınma hizmeti veren alanlardır. Son yıllarda mantar gibi dört bir yanda bitiyor olması, insanların evlerinden dışarı çıkması için bahane midir, yoksa normalde sokakta güzel güzel dolaşacak insanları hapseden bir yapı mıdır, tartışılabilir tabii. İnsanın bu yapılarda sosyalleşmekten ziyade kalıplaşıp, belli bir yere hapsolduğunu düşünmek de korkutucudur.” Demiş internetten bir arkadaş… İsmini yazmamış ama olayı sağlam tanımlamış. Yanaklarından öperim!

 “Her şeye rağmen, atmosferi farklıdır, belirli süre teneffüs edilmezse özlenir” demiş son satırda… Evet, işte olayın sihirli kısmı da zaten burada!…

En zengin; en çok şeye sahip olan değil, en az şeye ihtiyacı olandır. Bir başka pencereden akıl; en az malzeme ve enerji ile en konforlu yaşam sağlama ve en çok üretim yapabilme marifetidir. Yani; tasarruf denen şey; üç lambanın ikisini söndürüp dünyayı karartmak değil, gerekiyorsa o üç lambayı da en uygun olan ile değiştirip, böylece çok aza indirgenen enerjisini de bir zahmet bünyesinde üretmenin yolunu bulmaktır.

İşte flaş haber: Amerika’da AVM’ler kapanmaya başlamış! İki nedenle: Birincisi; online satış işlemleri her ürünü ayaklarına getirdiği için insanlar, orada harcadığı vakti ailesine harcamayı tercih ediyormuş artık… İkinci neden de, yakın çevrelerinde insani ilişkiler kurabilerek alışverişi sürdürdükleri dükkânların kıymetini anlamaya başlamışlar nihayet… Yani; daha az vakitte, daha çok ve değerli hizmet almanın yolunu keşfetmişler. İşte gerçek zenginlik!

Evet, mutsuz bir toplumun, ihtiyacı olmasa da sürüklendiği alışveriş mekanlarında, aslında olmayan parasını kredi kartı ile harcayarak mutluluğu arama sevdası, içsel duvarlarına çarpmaya başladı nihayet. Bu tersine moda, yakında ülkemizi de etkilemeye başlar, benden söylemesi… O zaman, tehlike çanlarının sesini vaktiyle duymak ve ne yapabileceğimizi düşünmeye başlamak gerek..

Ya bu hormonlu mekanları insani ölçeğine ve insanî ihtiyaçlara karşılık veren içeriğine ve mahalle sıcaklığına kavuşturacağız ya da artık vizyona düşen bu Amerikan filmini, pek yakında bu sinemalarda da görmeye başlayacağız. Evet sorumluğumuz hayli yüksek… Hele ki yatırımcıların uykusu, şimdiden kaçmalı.

Günahsa kurtulacağız, sevapsa baş tacı edeceğiz. Bir ucundan başlayalım sorgulamaya…

 

MANYETİK KİRLİLİK

22 Haziran 2000 tarihinde yazdığım, “Elektro İklimsel Sorunlar” başlıklı makalemde şöyle demiştim:

“Belirli bir düzeyin üzerindeki elektroiklimsel kirlilik ve bu kirlilikten etkilenme süresi pek çok rahatsızlık ve hastalıklara yol açmaktadır. Örneğin, kısa süreli deneylerde; nabız artışlarında dengesizlik, vücut ısısının artışı ve kan basıncı parametrelerinde değişiklikler gibi akut rahatsızlıklar gözlenmiştir. Uzun süreli deneylerde ise ; uyku bozukluğu gibi kronik rahatsızlıklar ile, çocuklarda “lösemi” ve erişkinlerde “kanser” riskinin arttığı belirlenmiştir.”

 Ardından gelen ve  yine aynı yıl yazdığım “Mimarlığın Biyolojik Sorunları” başlıklı yazımda da sorunlara ve çözümlere ilişkin bir çok öneri sıralamıştım. “Maksadın korkutmak mı, bunlardan bize ne ?” derseniz, AVM içinde döşenen ve kontrolsüz eklenen elektrik kablolarının yoğunluğundan ve karmaşasından başlayan, yanlış aydınlatma araçlarının yarattığı fiziki kirliliğe, dev hoparlörlerin ve demir donatılı beton perdelerin manyetik alanına, zihinsel ve bedensel etkileşimlerine kadar, hayli başlık bulacaksınız o yazımda..

Sanırım pek de gündemde olmayan bir konuya erkenden dikkat çekiyorum. Yani manyetik kirliliğe… Benimki de işgüzarlık işte!O zaman, bir anket yapın o mekânlarda. Neden çabuk yoruluyormuş insanlar, neden baş ağrıları artıyormuş AVM’lerde dolaşırken, bir araştırın bakalım… Ben hiç şaşmıyorum ama, olan ve olacakları öğrenin ve bu kez siz de “hiç şaşmayın!” isterim. Yani bu durum; hayati önemde sorun olsa da, çözümü için hiç gayret gösterilmeyen bir başlıktır…

RENK ve AYDINLATMA

Genelde AVM’lerin bir renk ve ışık cümbüşü olduğunu itiraf ederiz. Ama bu cümbüş ne kadar akortludur ne kadar detonedir, düşünmek aklımıza gelmez… 2000 yılında başladığım “Enerji Yaşamın Çekirdeği” kitap özetimden alarak 17 Nisan 2014 tarihinde, makale haline getirdiğim ve bu derginin 28. sayısında yayınlanan “Renk Enerjisi” başlıklı yazımda şöyle demiştim: Tekrarında fayda var. Çünkü bu bir, aydınlatma dergisi…

 “Bir frekanslar evreninde yaşıyoruz. Yetersiz algı kapasitemiz nedeniyle; bize durağan, katı ve hareketsiz gibi gözükenler de dahil olmak üzere, algıladığımız her şey, aslında salınıp titreşen enerji biçimlerinden başka bir şey değildir… Var olan her nesne, karşılıklı olarak diğer nesnelerle değişik dalga boylarında titreşim alışverişinde bulunmakta…

 Görünebilen renkler dahil, çoğu gözle görülmeyen bu titreşimler, dünyamızı ve insan vücudunu, çeşitli yönlerden etkilemekte…

İnsanlarda pek çok rahatsızlık ve hastalıklara yol açmaktadır. Örneğin, kısa süreli deneylerde; nabız artışlarında dengesizlik, vücut ısısının artışı ve kan basıncı parametrelerinde değişiklikler gibi akut rahatsızlıklar gözlenmiştir. Uzun süreli deneylerde ise ; uyku bozukluğu gibi kronik rahatsızlıklar ile, çocuklarda “lösemi” ve erişkinlerde “kanser” riskinin arttığı belirlenmiştir.”

 Eskiden, çevremizdeki tüm nesneleri ve var olan renklerini algılamak için kullanılan aydınlatma araçları, LED teknolojisi sayesinde, artık bizzat “rengi yaratan” olanaklara kavuştu. O yüzden, aydınlatmadan bahsederken, renklerin nasıl bir titreşim içerdiği ve ne gibi etkilere yol açtığına dair araştırma yapmakta fayda var… Ki, doğru ve etkin bir aydınlatma yapalım. O yüzden gelin şimdi hep birlikte, rengi masaya yatıralım.

 Renk enerjisi, insanları sadece düşünce ve davranış açısından etkilemez. Çevremizdeki nesnelerden ve içinde bulunduğumuz mekândan yansıyan renk titreşimleri, daha üst boyuttaki ruhsal yapımızı da olumlu ya da olumsuz biçimde etkiler. Dışa yansıttığımız zihinsel, duygusal ya da fiziksel değişimlerin hepsi, elektromanyetik alanlarımızdaki değişikliklerden kaynaklanmaktadır. Bu değişikliklerin temelinde ise; dışımızdaki sesler, renkler ve biçimlerle kurduğumuz enerji alışverişi yatmaktadır..”

Yani bu çağdaş kapalı çarşılarda, seçilen renklerin de aydınlatma biçim ve yoğunluğunun da, halkın o mekânla özdeşleşme ya da yabancılaşma yönünde yaratacağı etkiler ölçülebilmeli ve yönlendirilmelidir.

 PARLAK DÖŞEMELER

Ah o pırıl pırıl döşemeler! Hani o temizlik nişanesi sanılan, tavan ve vitrin ışıklarının tamamını gözünüze sokan, dikkati dağıtan, baş ağrılarını ve yorgunluğu da arttıran, parlak yüzeyli seramik ya da mermer kaplamalar!.. Bu bir insanlık ayıbıdır. Normal halde bile yürüme zorluğu yaratırken, üstelik cilalanmış ya da yeni temizlenmiş ve hala “ıslak” ise, kayıp düşmenize davetiyedir. Açıkçası; yaralamaya teşebbüstür !.. Üç beş “dikkat !” levhası ile üstü örtülemez.

Yurtdışında, bu yüzden bir sakatlanma ya da ölüm, AVM’nin kapatılmasına kadar gider… Yürüme güvenliğini sıfırlayan o yüzeyler, “pırıl pırıl” sloganı ile maalesef endüstriyel marifet olarak yutturulmuştur topluma… Benden söylemesi! Temizlik denen şey; mat, kaygan olmayan ama düzgün bir yüzeyde de aynı kolaylıkla sağlanır. Kimse kandırmaya kalkmasın!

“Ayağı yere sağlam basmak!” deyimi çok temel bir “güvenlik” arayışını ifade eder. Yani ruhsal dinginlik tam da oradan başlar.

AVM’den çıkanları önce bir izleyin yürürlerken, sonra bir mikrofon uzatıp, içeride ne kadar kalabildiklerini ve neden çıkmakta olduklarını bir araştırın derim. Sanırım maksadınız eziyet değildi ziyaretçilere… Hele hele yaşlı ya da yürüme engelli vatandaşlara! O zaman gelin, hep beraber çözüm üretelim.MyZeil Shopping Mall by Studio Fuksas01

NELER YAPABİLİRİZ?

 Bu başlık, hayati değerde bir sorudur artık. Elbette bu AVM kurtarıcılığı, vatan kurtaran Şaban’lığa dönüşmemeli… Yani her şey batsa bile AVM kurtulsun aymazlığına düşmemeliyiz.

Var olan “kentsel kurguda” neler eksik ya da nelerin eksikliğini hissediyoruz sorusu ile bir ucundan başlayalım irdelemeye…

“Mescit” desen var, “okul” desen var, “hastane, pastane, kütüphane ya da konser salonu” desen, yine var…  Peki bunlar, toplumsal taleplere yanıt verecek içerikte ve kapasitede midir genelde? Hiç sanmıyorum! Ayrıca; enerji giderleri tavan yapmakta, deprem güvenliği kocaman bir sorun olarak durmakta ve büyük çoğunluğu yeterli çözüm  içermemektedir. O zaman “bu mekânlarda eksik olan nedir ve nasıl giderilir ?” merakı ile başlayalım sorgulamaya. Belki AVM’lerimiz için bazı çıkarsamalar yaparız. Belli mi olur?

1-    Kapısında “mescit” yazan; karanlık, kıblesi bile çarpık bir odayı, “gir içeri, kes sesini, yap ibadetini !” dercesine “var mı var!” mekanı haline getirmek, ilk saygısızlıktır… Yapacaksan adam gibi yap, farkını fark ettir! Hatta, Selatin camilerinde rastladığımız gibi, farklı dinlere mensup olanları da kucaklasın ve davetkâr olsun o mekân… “Yerim dar!” bahanesi mimara yakışmaz! Konumu, mutlaka doğal ışık alabilmesi, havalandırması ve özgün üslubu adına; “mimar denen kardeş” azıcık kafa yorsun bu farkı fark ettirmeye…

2-    Okullarımız artık maalesef, devlet dairesine benzedi. Bu gibi yapılar, sanki o cıvıl cıvıl çocuklar değil de koskoca öğretmenler için yapılmış gibi duruyor. Onlar için bile; asık suratlı, hayata küstürücü mekânlar haline geldi maalesef. O zaman, o koca AVM’lere para bulabilen anlı şanlı yatırımcılar, bir tane de okulcuk eklese ya yatırımına ve hediye etse Milli Eğitime! Namı da yürüsün böylece!.. Al sana farklılık. Hiç olmazsa bir anaokulu, ya da kreş… Deprem halinde içinde ölmeyecekleri “mutlaka ahşap” bir yapı… Ama semt çocuklarının  içinden çıkmak istemeyecekleri cıvıl cıvıl bir mekân yaratarak!

3-    Gelelim hastaneye.. Allah mecbur etmesin ama acil durumlarda, ulaşana kadar iş işten geçen ve bazen büyük bir cehaletle kent dışına taşınabilen hastanelere! Binleri aşabilen kapasitelerdeki o mekânlarımızda, tam teşekküllü bir klinik, hem kalbe kuvvet olacaktır hem de ticari değer taşıyacaktır bence.

Zaman zaman, organize edilebilecek sağlık kampanyaları ve nöbetleşe katılan ünlü doktorları ile, özel olarak bile uğranan mekânlar haline gelebilecektir. Şeker hastalığı günü, kalp günü, sigarayı bırakma günü, hamilelere destek günü gibi kampanyalar; özel çekim alanı yaratacaktır, eminim!

4-    Pastanelere laf yok. Türlüsü çeşitlisi var maşallah… Ama parası olana, hesabı ödeyebilene!.. Ayda bir de olsa, kapasitesine yakışır sayıda paket hazırlayıp, ihtiyaç sahiplerinin ağzını tatlandırması, ya da ilk gelenlere; çevrelerindeki ihtiyaç sahiplerine dağıtmaları için bu paketleri vermesi neden hiç akla gelmez? Aynı yöntem, lokantalar için de söz konusu… Bir toplumsal ödeşme ve giderek toplumsal barışa açılan kapı olmaz mı ve şöhretine şöhret katmaz mı o dükkanın da AVM’nin de?

Bir çözüm daha var. Artan ve belki de ziyan olacak yiyeceklerin aktarıldığı bir aşevi yakışmaz mı o dev mekânlara? Bazılarında zaten mevcut ve hazır bir araya gelmiş olan; on on beş lokantadan “bir aşevi” yaratamıyorsak zaten, yazıklar olsun bu topluma!

5-    Çok maksatlı bir salon. Ama gerçekten çok maksatlı.. Sadece film göstermelik değil… Elbette bu bölüm de mutlaka ahşap ve ana yapıdan koparılmış… Depremde ondan kaçılan değil, sığınılan bir mekan olsun diye!

Ünlü bir orkestranın konser de verebildiği, semt gençlerinin, alaturka ya da alafranga müzik dersleri de alabileceği, firmalara, okullara dönem toplantıları için mekan sunan, zaman zaman bazı televizyonlara ev sahipliği yapıp, toplumsal sorunlara ilişkin konuşmacıları derleyip, basın duyuruları ile halkın davet edildiği bir alan yaratmaya ne dersiniz? Daha iyi bir hizmet ve daha iyi bir reklam bilen var mı?

6-    Mevcut kentsel kütüphanelerin dertleri saymakla bitmez. Akşam beşte kapanan kapılarından, aradığını bulamadığın kitaplara, araştırmacılara dijital destek veremeyip, sürekli sayfa çevirme mahkumiyetlerine, okuma ya da çalışma alanlarının “gitsen iyi  olur!” diyen masa ve koltuklarına kadar, davet edici değil tam tersine itici vasıfları saymakla bitmez.

Peki o zaman, AVM’nin kapanış saatine kadar açık olan ve ders çalışana da, araştırma yapana da imkânlarını sunan; sessiz ama donanımlı bir mekan yakışmaz mı bizim koca çarşıya? İlaveten, “imza günleri” dışında “ilk tanıtım günleri”ne de ev sahipliği yaptığında, basında ne kadar yer alacağını düşünürsek, bir taşla birkaç kuş vurmuş olmaz mıyız acaba?

7-    Hele hele, AVM dediğimiz o dev mekânın “enerji mimarlığı” ilkelerine göre inşa edilmesini sağlamak ve bundan böyle enerjiye nerede ise bedel ödenmeyen, hatta mimari olarak yeterli düzey sağlandığında, artanı devlete satarak, dükkânların işletme giderlerine destek veren bir çarşı olması sağlansa, acaba o gün oluşacak talebe yetecek midir dükkan sayınız? Hiç olmadı, o AVM’nin ismi ile, uygun bir alanda kurulacak “güneş tarlası”; ekonomik mucizesi yanında şöhretinize de şöhret katmayacak mı acaba?

Ve de halkın ve diğer yatırımcıların ilgisini çok büyük ölçüde çekeceği için, sadece bu sistemleri öğrenmeye gelenler sayesinde artmayacak mıdır müşteriniz? Dünyadaki ilklerden olarak, basında çalkalanmayacak mı isminiz? Bir de, halka açık ve bedelsiz “enerji-ekoloji” eğitimleri, hatta sertifika programları ekleyin bu içeriğe, bence tüm dükkanları kalkındırmaya yetecektir gelenler.

En önemlisi de, halkın o mekân ile özdeşleşmesini, AVM’yi elit bir zümrenin eğlencesi değil, hayatının bir parçası, kentin organik bir uzantısı gibi görmesini sağlamış olacaksınız.

Genel anlamda ahşaba ilişkin tavsiyelerim bir dayatma değildir. Mimar ve mühendis kardeşlerim bir araştırma yaparlarsa, ahşap taşıyıcı sistemlerin; deprem adına da yangın adına da, sağlık adına da ne kadar güvenli olduğunu anlayacaklardır. Atamızın dedemizin çok iyi bildiği ve bütün dünyaya öğrettiği; Amerika’daki konutların %90 malzemesi olan ahşap ile, kamusal mekanlarda 200 metre açıklıkların çoktan geçildiğine, 8-9 katlı yeni binalarda ve yüz yılı aşkın olanlarında; mutlulukla ve güvenle yaşandığına şahit olacaklardır.

Artık 30 katlı ahşap yapılara ilişkin statik problemlerin bile çözüldüğünü görecekler ve ahşabı yakından tanıyacaklardır. Yine web sitemizden, tüm konferanslarımda ve üniversitelerimizde yıllardır anlattığım ve örneklediğim; yüzlerce sayfa bilgiye ve projeye ulaşabileceklerdir. Yeter ki niyetleri olsun!

ŞİMDİLİK BU KADAR !..

Bu sorgulama ve tavsiyeler sürer gider… Gerisini; aklı evvel yatırımcılara, yöneticilere ve okuyuculara bırakıyorum. Sevgili mimar meslektaşlarımın kulaklarına da küpe olsun diliyorum. Mimarlık; “hoş olmuş, ferah olmuş, biraz da modaya uymuş!” basitliğinde bir meslek değildir çünkü…

 

Y. Mimar Çelik Erengezgin

www.erengezgin.net

 

Yorumlar

Yorum Mesajınız