4 Ağustos 2014 tarihli “Tarihi Yapılar Aydınlatılmalı mı ?” başlıklı, yine bu dergide yayınlanan makalemi, bu kez “Camiler Aydınlatılmalı mı ?” başlığı ile tekrarlamakta bence hiç mahzur yok.. Çünkü yazının son bölümünde göreceğinizi gibi o makalenin de ana fikri; camiler üzerinde, aydınlatmaya ilişkin yapılan yanlışlar ve doğruların irdelenmesi idi.. Sonunda varılan ise, “galiba hiç aydınlatılmasa daha iyi olacak !” noktasına getiriyordu bizi.. 1997 yılında, henüz LED ile tanışılmamış günlerde yazdığım; “İbadetin Mekânı” başlıklı makalemde ise, konuya şöyle bir başlık altında değinmiştim..

 

images (10)Her mimari eserin gece ve gündüz en önemli destekçilerinden birisi; “gün ışığı” ve “elektrikli aydınlatma” olanaklarıdır. Dini mekânlarda aydınlatma konusunda en çarpıcı ve dramatik etkilerinin yaşanması beklenmelidir. Çünkü kapalı mekânda ışık, çoğunlukla, dış dünyadan yansıyan tek belirti olmanın sorumluluğunu da taşır. Işığın yönü ve şiddeti zaman duygusunu iç mekâna yansıtır. Işığı kullanış biçimi mekânı bir mimari eleman gibi etkiler. Yönlendirir, vurgular, sınırlarını gösterir, önem sırasını belirler, yaşam konforunu sağlar.. Klasik cami anlayışımızda homojen bir aydınlık sağlanmaya çalışılmış bunda başarılı da olunmuştur. Unutmamalıdır ki; kişisel mekânın gereği olan farklı aydınlık seviyelerine, belki de loş bazı köşelere, “iç aydınlığımızı” görebilmemize olanak sağlayan özel yerlere de ihtiyacımız vardır. Gece aydınlatmasında genellikle, gündüz elde edilen mekânın bir anlamda negatifi oluşmaktadır. Bu problemi göz ardı etmemeliyiz. Aynı atmosferin devamını sağlayacak nitelikte, karanlığı inkâr etmeden, mekânın plastiğini vurgulayacak aydınlatma biçimleri sorgulanmalıdır. Çoğunlukla yaptığımız gibi “elektrikçi gelir iki floresan takar !..”  kolaycılığına kaçmamalıdır.. Çünkü ihmalimiz, eserimizi ve giderek toplumun önemli bir kesimini etkilemektedir. Mevcut tarihi camilerimizi; klâsik değerlerini hiçe sayarcasına, çiğ beyaz, koyu sarı, yeşilimsi, mavimsi ışıklarla ve ürküten bir kompozisyonla karman çorman aydınlatıp, şanlı geçmişimizi geceleri de yaşattıklarını sanan aklı evvel yetkililer, bir gün bunun; “kültürel ve ekolojik bir cinayet !” olduğunu mutlaka fark edeceklerdir. Bu yanlışa birçok yabancı ve saygın! ülkenin ortak olması, cinayeti affettiremez.

Doğru Örnek 02-1996-BENZİNCİ-CAMİSİ- Çelik Erengezgin

 

İnsan yüzüne alttan tutulan bir fenerin, nasıl ürkütücü bir görünüm oluşturduğunu hep biliriz. Bunda biraz da sadece üstten gelen ışığın belirlediği plastik yapıya olan görsel alışkanlığımızın payı vardır. Özellikle, güneşin doğurduğu ışık gölge oyunlarının tanımladığı üçüncü boyut ögelerine sahip eski yapıların tasarımları sırasında, sadece gün ışığı faktörü belirleyici olmuştur. Gece olunca alttan aydınlatmak o yüzden sorumluluk taşımakta ve rahatsızlık verici olabilmektedir.

Bursa Ulucami-01

Gündüz gözü ile sıcak ve yaşanılır bulduğum birçok dini ve tarihi mekânın yanına, bu yüzden, geceleri sokulmak içimden gelmiyor. Kendimi sınamak için yanına sokulduğumda ise sahne ışıkları gözünü aldığı için seyirciyi göremeyen acemi oyuncu gibi adımlarımı şaşırdığımı ve çevresel mekân ile ilişkimi kaybettiğimi fark ediyorum. Bu duyguyu birçok kişi ile paylaştım. Gündüz külahlı gece silahlı bir mimari bundan iyi oluşturulamazdı doğrusu .. O güzelim yapılar, hava kararınca artık “içinde yaşamalık” değil, “karşıdan seyirlik” hale gelmekteydiler sanki.. Ama ne seyirlik !.. Yakın çevredeki yaşlı ağaçların gece uykusunun sona erdiğinden, bu yüzden birlikte yaşadığı tüm görünür, görünmez canlıların ekolojik dengesinin altüst olduğundan yine çoğumuzun haberi yok. Bu bitkilerin ömrünün süratle kısaldığını anlatan bilim çevrelerine ancak birer ikişer kuruyan çınarlar gözümüzün önünde yok olduğunda inanacağız. Bu yapıların tepesinde, kuvvetli ışıkların etkisi ile gece boyunca tur atan zavallı kuşların şaşan dengesinin sonuçlarını ve dışkılarının doğurduğu tahribatı da yine çok geç fark edeceğiz..

Hiç mi aydınlatmamalı? Aydınlatmalı!.. Ama mimariye, çevreye  insana ve devam eden yaşama saygılı biçimde. Yurt dışında izleme fırsatı bulduğum, “mimaride ışığınimages etkisi”ni anlatan bir gösteride, aynı otel odasının, değişen aydınlık seviyesi ve seçeneklere göre nasıl iki yıldızdan beş yıldıza doğru değer kazandığına şahit olmuştum. Bu günkü tarihi eser aydınlatmaları ise maalesef beş yıldızlı eserleri, turistik niteliği bile olamayan yapılara çevirmekte !.. Yeni tasarlanan bir yapının, mimar eli ile kurgulanan aydınlatmasına sınır koymak düşünülemez. Fakat tarihi yapıların gece yaşamına yardımcı olurken, tasarım koşullarına, fikrini soramadığımız müellifine, ve doğal çevresine saygılı olmak zorundayız .. Eski eserlerin aydınlatılmasında; Yeteri kadar yukarıdan, bir sokak lambasının alçakgönüllü tavrı ile, dolunay örneği yumuşak bir aydınlığı tercih etmek, daha doğru olur gibi geliyor! !.. 

 BİRLİKTE TOPARLAYALIM…

Buraya kadar yazdıklarım; 19 yıl önce değindiklerim.. Sanki çok şey değişmemiş gibi değil mi ?.. Şimdi, Light World dergimizde 2014’de yayınlanan makalemden seçkilerle, konuyu toparlayalım isterseniz. Ve özellikle, renkli LED aydınlatma olanakları yaygınlaşalı beri, rengarenk ışıkların ve stadyum gibi aydınlatılmalarının gereksiniminden önce, o panayır görüntüsünün, camilerimize ne kadar yakıştığı konusunu tekrar masaya yatıralım birlikte.. 2011 yılında bir konferans vesilesi ile gittiğim Batman’da TPAO yani Türkiye Petrolleri misafirhanesinde ağırlanmıştım.. Elektrik, kendi santrallerinde üretiliyordu.. Petrolü onlar çıkarıyordu ya, belki de o yüzden, dönümlerce site alanı içinde nerede ise her çalının dibinde bir ampul vardı.. Aynı site içindeki Korkut Özal camiinin aydınlatılması ile karşılaştığımda ise gözlerime inanamamıştım.. Manzara  evlere şenlikti.. Sanki her renk denenmişti üzerinde ve ışıl ışıldı.. O hali ile, kentin ortasına taşısanız, rengârenk bir avize gibi, aydınlatmaya yeterdi çevresini. Yeni sayılacak bir cami idi.. Ama ona da hiç yakışmıyordu bu abartılı renkler ve bu ışık yoğunluğu.. Caminin uhrevi hizmetine ve zihinsel derinliğine ise hiç uymuyordu bu yaklaşım.. Evet, çevresel güvenlik ve bir kentsel simgenin yeterince algılanması adına saygılı bir aydınlık gerekebilirdi ama, o alanları bir panayır yerine döndürmeye hiç hakkımız yoktu bence..

images (2)Çünkü öncelikle bilinmelidir ki İslamiyet, bir tevazu dinidir.. Büyüklenme, meydan okuma değil.. Cami ise; bir gösteri alanı değil, zihinsel dinginliğin arandığı, içsel teslimiyete vesile olan bir mekândır.. Gösteriş, büyüklenme, marifet gösterme alanı hiç değil.. Sanırım o kutsal mekanlar öncelikle, “tevazu içeren bir saygı !” bekliyor bizlerden.. Ayrıca, tüm yapıların bir gece yaşantısı ve işlevselliği olduğunu  hatırlamalıyız.. Hele hele, asırlar önce yapıldığında, şimdikine benzer gece hayatı hiç olmayan, kandil ışığı ile yetinmesini bilen camileri ve tarihi eserleri bir renk cümbüşüne çevirme iznini kimden almaktayız ?. Yapandan mı, yaptırandan mı ?.. Bunu daima düşünmeli ve o binaları; yapıldığı dönemin atmosferi içinde korumaya çalışmalıyız. Yani; çağdaş olanakların görgüsüzlüğüne kurban etmemeliyiz güzelim mirasımızı !..Camilerin ve çevresinin bir gösteri alanına dönmesini hiç doğru bulmuyorum. Mimarının önerisi alınmadan, bir aydınlatma firmasının insafına terkedilen çağdaş yapılara ise, sadece acıyorum.. Aşırı makyaj, dünya güzelini bile çirkinleştirir. Tadında bırakmak gerek!.

Bursa’da, Uludağ yolundaki ünlü bir yaşlı çınarın, şöhreti ve altındaki çay bahçesi nedeni ile gece boyu pırıl pırıl aydınlatılması yüzünden, üzerinde yaşayan böceklerin bile uykusunun kaçması ve o koskoca canlının, fotosentez sürecinin yani biyolojik yaşamının negatif etkilenmesi beni nasıl üzmekte ise, ata yadigarı saraylarımıza, camilerimize, ve köprülerimize bulaşan abartılı ışık şımarıklığı da beni aynı şekilde rahatsız etmekte.. Çoğu tarihi caminin de süsü olmaya devam eden, asırlara meydan okuyan ağaçların, bu hesapsız aydınlığa ne kadar dayanacağını bilemiyorum !.. Yüzlerce yılın kültür miraslarına reva görülenlere ise ne diyeceğimi bilemiyorum.. images (5)

Ancak gündüz ışığında  kendi renklerine ve dokusuna kavuşan tarihi yapılar, maalesef hava karardığında yepyeni bir kılığa bürünmekte !.. Örneğin minarenin gövdesi sarımsı bir ışıkla aydınlatılırken, şerefelerden taşan yeşil ışıklar ve külaha doğru süzülen beyaz ve mavi huzmeler, camiyi cami olmaktan çıkarmakta ve yine maalesef bu tarihi yapıların, bir AVM ya da gece kulübünün aydınlatmasından farkı kalmamaktadır. Bu rengarenk aydınlatma, yapının gerçek renklerini ve mekânsal kurgusunu tamamen unutturup, sahneye acemice konulan bir tiyatro eserinin dekoruna çevirmektedir ortalığı.. Detaylardaki ustalık, gölgelerde gizlenmekte, üçüncü boyutun ihtişamı, hesapsız bir ışığın insafına terkedilmekte.. Buna hakkımız var mıdır ?.. Kendi enerjimizi üretebilsek bile, LED  teknolojisi sayesinde onu çok tasarruflu kullanabilsek bile, sergilediğimiz bu görgüsüzlük, hakkımız olan bir davranış değildir.. Teşbihte hata olmaz bence.. Hani bir deyiş vardır; “birileri bol bulunca her yerine bularmış !..” Bana kalırsa, bu toplumsal zaafımızı frenlemeli hatta mümkünse vazgeçmeliyiz..  Tevazu ölçüleri içinde aydınlatma hiç mi yok.. Elbette var. Bir tanesi Vedat Dalokay ustamızın İslamabat camiidir örneğin. 1996’da tasarladığım bir benzinci camisinde de, şerefenin ışığına eşlik eden çevresel aydınlatmanın, ölçüyü kaçırmamasına dikkat etmiştim.. Ona da, şehirlerarası bir “yol boyu camisi” olduğu için, yani gece de algılanması gereken bir hizmet ünitesi olduğu için cesaret edebilmiştim..Yaşamsal gereksinimlerin karşılığı olmalıdır her türlü becerinin hedefi.. İsraf, yani gereksiz tüketim fırsatı değil..

Çelik Erengezgin

www.erengezgin.net

Yorumlar

Yorum Mesajınız