Küresel ısınma olmasın diye daha az enerji tüketelim” lafına bayılıyorum. Bu “global ölçekte” ticari bir yönlendirmedir. Ne küresel ısınmadaki payımız dikkate değer ölçüde bizim yüzümüzdendir ne de bu ısınma, insanın durdurabileceği bir döngüdür. 

BİR DÜZİNE SORU!

Önce evreni, sonra dünyayı ve bu gezegende milyonlarca yıldır süren yaşamı gözden geçirmeliyiz. Sonra da; bu muhteşem kurgu içindeki insanın yerini… Ardından, yaşam çevresine zarar veren ve enerjiye bedel ödeyen tek varlığın “insan” olduğunu düşünmeliyiz. “Salak demeye dilim varmıyor!” demiştim bir zamanlar. Buna ben de dahildim elbette. Şimdi gelin, yaşadığımız mekânlardan başlayalım sorgulamaya…

1- Tüm kapalı mekânlar, dünyada üretilen tüm enerjinin ve yapısal malzemelerin yarıdan çoğunu tüketiyor. Yani sadece evlerimizden değil; hastanesinden pastanesine, okuldan devlet dairesine, hatta fabrika yapılarına ve idare binalarına kadar bir sorumluluk alanından söz etmeliyiz. Ülkemizde bunlardan bir tanesi bile kendi enerjisini üretebilmekte midir?

2- Yine bu çerçevede; yaşamımızı emanet ettiğimiz, hatta gündelik hayatta kullandığımız malzemeler ne kadar sağlıklıdır? Duvarlarımız ne kadar nefes alır? Yapılarımız doğaya ne kadar saygılı ve bizi korumak için ne kadar güvenlidir?

3- Devlet eliyle ya da özel sektörce bize sunulan, yaşamakta olduğumuz kentler ve konutlar, yoksa bir “dayatma” mıdır? Öyleyse, sizce nasıl bir farklılaşma, gelişme ve değişim göstermelidir?

4- Doğanın becerdiği “yaşam döngüsü” insanca bir beceriye dönüşemez mi? Ekolojik olmak ne demek? Toprakla buluşmak çok mu zor? Tarlalar ve orman çok mu uzaktadır? 100 m2 toprağın 100 m2 evi doyurabileceği neden bilinmez?

Çok katlı yaşam ne kadar doğrudur? Yoksa insanlar için; “kentsel” ve “fiziksel” bir sendrom mu yaratılmaktadır?

Kentler “hayat hanemiz” midir, yoksa artık “hapishanemiz” mi?

5- Doğru yön, doğru malzeme ve doğru tasarım olarak kısaca özetlediğiniz “Enerji

Mimarlığı” nasıl bir felsefenin ürünüdür? Sanayileşme hamlelerinden bu yana önümüze konan; ortalama % 8 büyüme hedefi ne kadar gerçekçidir? Dünya bunun neresindedir?

“Enerji Mimarlığı”, asgari gelişme endeksi sanılan bu “obez” davranışı engelleyebilecek ve aslında bence bu “siyasi gafletten” uyandırabilecek midir? 

6- Hem kârlılık adına “planlı eskitme” adı altında insafsızca kurgulanan, hem de zaten doğasında var olan; yani tüketimsel alışkanlıklar ve yapısal malzeme ömrüne ilaveten, “eskisin ki yenisini satalım!” anlayışı ile imal edilen araç gereç, hayatımızı nasıl etkiliyor? Bu durumun sonucu; ekonomik ve yaşamsal yıkımlar değil midir?

7- Önceliğimiz güneş santralleri mi yoksa yapı bazında üretim mi olmalıdır?  Santraller, tarımsal alanları ne kadar koruyup, kollayabilir?  Sonuçta; hala birileri bize enerji mi satmalıdır, yoksa artık özgürlüğümüzü mü talep etmeliyiz?

8- Hiçbir canlı, kendi barınağında gereksiz şey barındırmaz. Doğa, atık üretmez. Sadece başka organizmalara besin üretir, zemin oluşturur. Onun evi; alıp sattığı malı değil, yaşamsal kılıfıdır… Peki bizim neyimizdir?

Kentleşme, nasıl bir ihtiyacın ürünüdür? Var olan kentlerimiz, hangi tercihlerin sonucudur? Coğrafik mi, ekonomik mi, siyasal mı?

9- Ne yön kaygısı ne rüzgar ne iklimsel özellik ne de coğrafi seçkisi olmayan, yemek çanağımız ovaları yok ederken, cetvel kalemle çizilen ve bireysel mülkiyet öncelikli kentsel tasarımlar ne kadar doğrudur?

Yatay mı, dikey mi gelişmeli yaşam? İnsan bir maymun mudur; tırmanabilen yoksa yatay bir yaşam kurgusu mudur ona yakışan?

10- Yalnızca tarihi kentlerin mi kimliği olur? Kimliği; görsel mi, kültürel mi, yoksa bölgesel faktörler mi belirler? Aidiyet duygusunu neler oluşturur?

11- TOKİ, taksiratından nasıl kurtulur? Ekonomi adına en büyük yatırımı yönetebilecek adaletli ve dirayetli bir bünyeye nasıl sahip olur? Deprem adına bile garanti sunamayan yapılanması, ovayı-ormanı – kentsel değerleri yağmalaması, sadece konut açlığına yanıt verdiğinden ötürü, sorgulanmaması sonunda yaratılmış bir canavar mıdır yoksa? Arkasına bir Bakanlığı da alalı beri, ok yaydan çıkmış mıdır? Neresinden dönülmelidir bu yanlışın?

Bu gidişe bir dur demek, inşaat sektörünü nasıl yönetmek gerektiğini tartışmak, dev boyutlarda harcamaların ve haksız kazançların önüne geçmek gerekmez mi? Siyasi erk, kendi ayağına basabilir mi? TOKİ bir havuz problemi olmaktan kurtarılabilir mi?

12- ENERJİ, EKOLOJİ ve DEPREM gerçeği dikkate alınmadan, geçici tedbirler ile bu sorunlar çözülebilir mi? Özellikle, son yaşanan Van depreminden sonra yapılanlara ve sözüm ona alınan tedbirlere bakıp ta kaleme aldığım “Öpeyim de Geçsin!” başlıklı makalem hala gerekçesini yitirmedi ise, bu durumdan bir ders çıkarmak gerekmez mi?

Çalışmaya önce bir ülke planlaması sonra, o süreçte saptanan temel ilkelere göre; bölgesel ve kentsel ölçekte planlamalar ile başlamak gerekmez mi?

En doğru yol “enerji ve ekoloji” öncelikli, yani artık kendisine yetebilen bir yapılanma ile devam etmek değil midir? 

ÖZETLE;

Bu on iki soru, bir düzine kitap eder. 260’ı aşan makalemde yanıtları aramaya, projelerim ile örnekleri ortaya koymaya çalıştım. Önemli olan; bu kaygıları ülke genelinde paylaşmak ve milli beklenti haline getirebilmektir.

Maalesef “iktidardan, muhalefete” mevcut siyaset anlayışının gündeminde bile yer almayan bu çoğu sorular, mutlaka yanıtlanmalıdır.

Kısa vadeli olmasa da, göze almak zorunda olduğumuz bir eğitim süreci ve ardından sağlanması gereken milli bir mutabakat ile 20 yılı aşmayan bir sürede, gerçek bağımsızlığımıza ve insanca bir yaşama kavuşabiliriz.

Bana kalırsa bu bir; “var olma!” savaşıdır!

TASARRUF BUNUN NERESİNDE?

Bütün bu sorulara yanıt ararken, çok kolaya kaçıldı… Fatura; yanlış üretime ve yaşam tarzına değil, israfa çıkarıldı. Sanki sunulan her şey doğru ve ahlaklı idi, ama insanlar kullanırken abartıyordu!

O yüzden, “şeytan bunun neresinde?” diyen, çok eski bir soruya benziyor bu ara başlık. Tasarruf; yaşamsal ihtiyaçlardan vazgeçmek, çareleri azaltmak değildir. Üç lambanın birisini söndürmek hiç değil! Marifet; örneğin; üç lambanın üçünü de; 50.000 saate varan ömrü ve üçte bire kadar düşen enerji tüketimi ile aynı aydınlığı elde eden LED ampullerle değiştirip, onun enerjisini de yaşadığı alanda üretebilmektir.

Doğru olan, harcanan enerjinin, yanlış teknikler ya da yapısal performans yüzünden yetmediği anlaşıldığında, bulunduğu mekânın fizik özelliklerini iyileştirmektir. Kışın daha çok üşümeye yazın daha fazla terlemeye neden olan, yani hastalığa davet çıkaran, sözüm ona enerji tasarrufunu marifet sanmak değil.

Başarı; gerekli olan yaşam ve üretim değerlerinden vazgeçmek değil, daha az enerji tüketerek daha yüksek yaşam standardı elde etmektir. Enerji bir araçtır, amaç değil. Bu ölçüleri ile sanıldığı gibi, amacın olmazsa olmazı da değil… Daha az enerji ile daha kapsamlı amaçlara erişmek mümkündür.

Bu gayretler içinde, yaşamını kendi ürettiği enerji ile sürdürebilmek şartı kaçınılmazdır.  Ama daima ikinci sırada yer alır. Önce, içinde bulunduğumuz koşulları düzeltmek zorundayız. Bir birim üretim için, emsallerinden daha çok enerji harcayan sanayiden vazgeçmeliyiz. Bir birim yaşam için, daha büyük riskler içeren; yanlış yönlendirme, düşük izolasyon değerleri, yüksek yıpranma katsayısı içeren ve deprem riski yaratan yapılanmadan kaçınmalıyız.

Diğer yandan, kaş yapalım derken göz çıkarmamalıyız. Örneğin ilk olarak; yangın riski ve nefes almayan yapısı ile yine yaşamsal riskler yaratan “sıkıştırılmış köpük” malzemelerden kurtulmalıyız. Ardından da nefes alsa da, 5 mikronun altındaki lifleri yüzünden nefes yollarımızdan ciğerlerimize ulaşan “yün” soyadlı malzemelere çok dikkat etmeliyiz.

KÜRESEL ISINMA MI YOKSA KÜRESEL DAYATMA MI?

“Küresel ısınma olmasın diye daha az enerji tüketelim” lafına bayılıyorum. Bu “global ölçekte” ticari bir yönlendirmedir. Ne küresel ısınmadaki payımız dikkate değer ölçüde bizim yüzümüzdendir ne de bu ısınma, insanın durdurabileceği bir döngüdür.

Önemli olan, yeni koşullara sağlıklı bir adaptasyon sağlamaktır. Örneğin; suyu daha az kullanıp kirli kalmak değil, o suyu tekrar tekrar arıtarak;  klozetlerde, dış temizlikte ve sulamada kullanıp, % 85-90 tasarrufunu becerebilmek ve bu iş için gereken yatırımın iki üç yıl içinde geri alınabileceğini görmektir. İşte size en az % 85 azalan su ihtiyacı… Hem de yaşam konforundan hiç vazgeçmeden ve bence esas kıtlık nedeni olan, “kıtlık bilinci” yaratmadan! Yani, 7 milyar yılda oluşan içme suyumuzun bitivereceği korkusunu bahane kılmadan.

Tasarruf denen şey, radyatörleri kapatıp, ancak ısıtabildiğimiz bir salona hapsolmak ya da aptal klimaya kendimizi mahkum edip, bu kez çok enerji harcıyor diye sıcaktan kavrulmaya razı olmak değildir.

Esas sorun; fosil yakıtların yarattığı kirliliğin doğurduğu bir trilyon dolarlık sağlık harcamasından kurtulabilecek, temiz ve sürdürülebilir enerjilere yönelmektir. Sorun, WHO’nun (Dünya Sağlık Örgütü) 2014’te açıkladığı gibi; 2012’de, yani sadece bir yılda, 7 milyona yakın insanın, sadece “hava kirliliği yüzünden” yaşamını yitirdiği “yaşam tarzından” kurtulmaktır.

Bu ölümlerin yaklaşık yarısı kapalı mekânlardaki, diğer yarısı ise açık alanlardaki kirlilik yüzünden gerçekleşmekteymiş. Bu rakam, dünyadaki tüm ölümlerin sekiz ila onda birine karşılık geliyor. Yani WHO’ya göre bu durum “yegane, küresel bazlı ve en geniş çaplı yaşamsal tehlikeyi oluşturuyor!”

Savaşlardan kat be kat büyük bir tehlike! Yani asıl sorun buzların erimesinde değil, fosil yakıtlar ve yanlış tercihlerimiz yüzünden yarattığımız çevresel kirliliktedir…

KASITLI ESKİTME!

Artık, 100 yıl yanabildiği anlaşılan ampullere 1920’lerde koyulan “1500 saat eskime ömrü” yani “kasıtlı eskitme” kuralı, itiraf edilen bir insanlık ayıbıdır. Bu kurala uymayan üreticiler, KARTEL tarafından para cezasına mahkum ediliyordu. Aklınıza gelen, “sözüm ona çevre dostu” bütün markalar içindeydi bu günahın! Yani al birini vur öbürüne! Ya diğer araç gereçler? Bozulduğunda tamiri yenisinden pahalı, sayfa ömrü biçilen yazıcılar, bilgisayarlar, televizyonlar ve cep telefonları?

1925 yılında, “kasıtlı eskitme” ya da bence “ahlaksız eskitme!” kararı alan ampul üreticileri, ilkin 1500 saatin üstünde dayanma ömrünü yasakladı. Bu süre,1940 yılında 1000 saate indirildi. Sanayici doymak bilmiyordu. 1950’lerde yaşanan ekonomik büyümenin nedeni ise; satabilmek uğruna, her türlü üretime biçilen hizmet ömrünün artık genel kabul görmesiydi. Tabii halk, bunlardan haberdar değildi. Satmak uğruna, kısa bir sürede çöpe dönüşmesi sağlanan sanayi ürünlerinin yerine, yeniden satın almak zorunda bırakıldığımız araç gereç yüzünden canlanmıştı ekonomi… Sahtekarlığa bakın!

Bu tüketim çılgınlığının devamı durumunda, çöplerimizi koyacak yer bile kalmayacak ve gelecek nesiller bizi affetmeyecektir. Bu yüzden Gana, üstelik kaçak yollardan, dünyanın elektronik çöplüğü haline geldi, doğası katledildi. Bu da bir insanlık ayıbıdır; “Kullan at” metodundan ve bunu zorunlu hale getiren süreçten; üreticiler de tüketiciler de vazgeçmelidir.

SIRA DÜNYAYA GELDİ!

Maalesef, artık, dünyaya da bir “eskime ömrü” biçilmiştir. Farkındaysanız, “küresel ısınmanın tüm günahı insanlarındır” deniyor ve kıyamet tarihi veriliyor adeta. 

“Sizin yüzünüzden buzul çağına gireceğiz” naraları patlatıldı. Bu çığırtkanlara da, “çağdaş havariler” gözü ile bakıldı. Halbuki gerçekte bu döngü; milyonlarca yıldır süregelen jeolojik bir periyotdu… Fakat tüm sorumluluk bize faturalandı. Böylece, bir karabasan yaratıldı!

Senaryo hazırdı ve ticaret ehli derhal kolları sıvadı. Hemen, A sınıfı buzdolabı ve diğer ev aletleri satışa sunuldu. Halbuki daha önce, yaşam koşullarının gözden geçirilmesi ve iyileştirilmesi gerekiyordu. Belli miktarda A sınıfı satıldıktan hemen sonra AA sınıfı dolaplar piyasaya sürüldü. Şuna inanınız, bir süre AAAA sınıfı da yeterince satıldığında şöyle bir haber çıkacak : “Kusura bakmayın. Meğerse bunlar Z sınıfı bile değilmiş. Şimdi yıldızlı A sınıfı dolaplar yaptık.” Hayırlı alışverişler…

Alın size güncel bir örnek; flâmanlı ampullerin 2010’da yasaklanmaya başlamasından hemen önce ortaya çıkan 10-15 yıl ömür biçilen tasarruflu ampullerin, en çok beş yıl sonra, aslında ne kadar tehlikeli olduğu, cıva içerdiği, o yüzden, kırıldığında başa bela olduğu ve beklenen performansı vermekten de uzak olduğu çıktı ortaya. Derhal, tekrar yasaklanma sürecine girildi. Artık 2015, son tarih!

Bu ticari saadet zincirine sebep olanlar ise, bilim adamı geçinen ve “koridordaki üç lambanın birini söndür, yüzünü daha az su ile yıka, dünyanın geleceği aşkına; daha fazla ısınmasan da olur !” diye söze başlayan kimselerdir. Hayır! Eğer yaşamsal ihtiyaç o aydınlığı ve o ısıyı gerektiriyorsa, üç lamba da yanacaktır, o ısı da elde edilecektir. Ama mevcutların harcadığı enerjinin yarısını kullanırken, elli kat ömür sağlayarak hizmetimize sunulan; aydınlatma ve eskilere göre yüzde yirmi kaynak girdisi ile yetinen; tamamen temiz enerji kullanan ısınma araçları ile yer değiştirecektir.

Şimdiki marifet, miktarı minimize edilen enerjiyi de, bir zahmet, yapı bünyesinde elde edebilmektir. Yani doğanın, aklın emrine sunduğu nimetleri kullanma başarısı ile ya da “Enerji Mimarlığı” dediğimiz kapsamda, yani planlama becerisi ve ışığı yönlendiren araçlar ile o mekan zaten aydınlanacak, ısınabilecek ve soğutulacaktır. Bir ileri adım, doğal havalandırma ve temiz hava alma marifeti ve kanalizasyon ihtiyacını bile ortadan kaldırabilen biyolojik arıtma donanımıdır. Yani, yapımız artık adeta bağımsız Cumhuriyet’tir!

RÜZGAR ve GÜNEŞ TARLALARI

Bu aşamada ikinci ticari manipülasyon, yapı bazında becerilebilecek enerji üretme becerisi yerine, büyük yatırımlar gerektiren, yani sadece para sahibi ticaret ehli tarafından becerebilecek yatırımlarla; güneş ve rüzgar tarlaları oluşturmak ve yine bize satmaya devam etmektir. Bu yatırım, sadece sanayi ihtiyacına yönelik kullanıldığında yerini bulur. Belki artık kaynak temizdir, sürdürülebilirdir… Ama konutlara, çarşı pazara yönlendiğinizde, insanlar o enerjiye hala bedel ödemektedir. Böylece fiyatların düşeceğine inanmak da safça bir hayaldir. Sahte koşullar yaratılıp, vergi ve sanal hizmet uydurmaları ile ne kadar zam uygulanacağı belli olmayan bu alışveriş, sürüp gidecektir…

Önemli olan, insanlara yaşamsal hürriyeti verebilmektir, muhtaç olmaktan kurtarmaktır. Önemli olan gerekli sistemi, özendirici koşullarda vatandaşa edindirmek, yani ona özgürlüğünü hediye etmektir. Bireysel özgürlüğün sağlanamadığı bir ülke, gerçek özgürlüğüne kavuşamaz. Fosil yakıtların neden olduğu savaş ve alışverişten kurtulmak, elbette çok önemlidir. Ama dış tahakkümden kurtulurken, küçük ölçekte sanılan iç tahakkümleri sürdürüyor olmak değildir aklı başında bir yönetimden beklenen…

ÇÖZÜM NEDİR?

Üretime sınırlayıcı bir ömür biçilmezse, teknoloji ve sanayi ne yapar, ne eder, kime ne satar? Amaç sadece; önce ihtiyaç yaratıp sonra satmak, yani bazı doktorların yaptığı gibi önce hastalığı yaratıp sonra tedavisini sunmak mıdır? Yani racona uygun ifadesiyle; birbirimizi kazıklamak mıdır? Alternatif, kurgusu ve amacı farkı bir üretim ve yaşam mümkün müdür?

Bence “asrın sorusu” budur!

Bir sanayici, neyi nasıl üretip nasıl satmalıdır ki kadim günahlarından arınsın? Bu süreçte, nasıl bir yöntem izlemeliyiz ki, insanlar da işsiz kalmasın, yani üretim hız kesmesin? Peki çözüm nedir?

Acaba daha az harcamayla yetinebilmek daha az çalışmayla mümkün olduğunda, Cuma günleri de tatil olabilir, toplumsal ilişkiler ve aile bağları daha da kuvvetlenebilir mi? Ya da; dinlenmeye, spora, sosyal aktivitelere, insani amaçlı gayretlere ve dünyayı tanımaya daha çok zaman ayırabilir miyiz o zaman?

Düşünülmeye değer tek tehlike, düşen satış miktarının, yükselen satış fiyatları ile dengelenmeye kalkılması olur. Bence en doğru olan, eski sermaye grubunun, insanları kandırmaktan, sahte mecburiyetler yaratmaktan vazgeçip, hayatı kolaylaştırıcı farklı ürünlere yönelmesidir bundan böyle…

Daha rahat, uzun ömürlü ve gerçekten sağlıklı yataklardan, solmayan ve leke tutmayan, nefes alan kumaşlardan dikilen elbiselere, tüm yaşamsal enerjisini bedel ödemeden üretebilen ve hiç deprem riski taşımayan evlere, kainatın % 97’sine dayanan, sınırsız ve tertemiz bir kaynak olan ve sudan başka atık vermeyen hidrojeni yakan fırınlardan, sessiz ve güvenli, elektrikli ulaşım araçlarına kadar, yepyeni üretim teknolojileri gelişecek ve ticarileşecektir öyle bir dönemde…

Yiyecek satmak uğruna, günde üç öğün yemeğin sağlıklı bir büyümeye yetmeyeceğine inandırılan toplumu, artık doyurmanıza da mutlu etmenize de imkan yoktur. Tersine, insanları giderek maddi ve manevi bir çıkmaza sürüklemeniz söz konusudur. Bu kapsamda, “moda” denen şey de bir tür “maksatlı eskitmedir”. Normal olarak üç dört yıl rahatça giyilecek bir elbisenin ya da ayakkabının 3 ila 6 ay arasında mutlaka değiştirilmesine inandırmaktır insanları… Bu da, giysi endüstrisinin ayakta kalma savaşına ait vahşi bir dayatmadır maalesef…

YENİ BİR YAŞAMA DOĞRU !

Peki bütün bu dayatmalar ortadan kalkarsa, çark nasıl dönecek? Kim ne satabilecek, kimler işsiz kalacak? Vaktiyle Bağdat Demiryolu yapılırken “artık bir aylık yol bir günde gidilecek” dendiğinde halkın ilk tepkisi “geri kalan 29 günde ne yapacağız” olmuş. Aynı durum Çin’de de yaşanmış. Yani ilk tepki ve davranış psikolojisi her zaman

aynı! Peki sonra ne olmuş? O toplumlar geri kalan zamanda yapılacak yeni işler ve işlevler bulmuşlar. Hayat, can sıkıntısı olmaksızın devam etmiş…

Sonradan anlaşılmış ki, yollarda gereksizce harcanan zaman en kıymetli şeymiş meğerse… Ve sermaye olarak o zamanı kullanabilen insanlar, çok daha önemli ve değerli şeyler üretebilmişler. Yani kazanılan o vakte çok sevinmişler.

Unutmayalım ki, sanayi ilerledikçe, çok değil 100-150 sene önceleri hafta boyu kesintisiz çalışma mecburiyetinden, Pazar günü tatil yapmaya derken, Cumartesi’yi önce yarım gün kısaltıp sonra tamamını tatile katmaya muvaffak oldu insanlık. Eğer kendimize yetiyorsak ve vahşi kapitalizmin tuzağına düşmemeyi becerebilirsek, yani o kıvama geldiğimizde, üç gün tatil neden olmasın? Belki de dört gün! Söylemedi demeyin…

Şöyle bir düşünün: En hatırlanası mutlu günleriniz rutin mesai saatlerine mi, tatillere mi rastlıyor? Biz bu dünyaya niçin geldik acaba? Sadece acılardan ders almaya mı, yoksa nimetlerden keyif almaya mı?

Şimdi gelelim tatil kavramına… Başıboş günlere, sorumluluk taşımadığımız günlere “tatil” dedik genel olarak. Hep beraber düşünelim, bizi fikri olarak geliştiren, ilham veren, yeni şiirlere ve aşklara ya da romanlara hatta yeni buluşlara sevk eden içgüdüler, masa ya da makine başında mı ortaya çıktı daha çok, yoksa dinlenmiş bir zihne sahip olup, güzel bir manzaranın tadını çıkarırken mi?

Evet acılar da eğitmendir. Ama haz duygusu, hem Yaradan’a teşekkürdür hem de en büyük öğretmen. O sırada keşfedilir bizi mutlu eden doğanın sırları. Yoğun bir çalışmanın ardından, gökyüzüne daldığınızda gelir akla en önemli formüller, en kestirme çözümler…

Yani, farklı bir yaşam mıdır yoksa insanlığın özlediği ama dışa vuramadığı? Yoksa çalışma saatlerini ve günlerini kısaltarak, aslında henüz adını koyamadığı yeni bir yaşama doğru; içgüdüsel bir gayret içinde midir insanlık? Belki de gereksiz üretimlerden ve o yüzden tükettiğimiz kaynakların, kirlettiğimiz çevrenin gafletinden kurtulduğumuzda, aslında farkına varamadığımız, ama yaşamsal gereklilik olan yepyeni üretimlere ve marifetlere açılacaktır kapılar… Belli mi olur?

Artık her gittiğim üniversitede, bir “Biyomimikri” yani doğayı taklit anlamındaki, varoluşun muhteşem kurgusunu detaylarda arayan ve hayata aktarmaya çalışan bölümü kurmalarını tavsiye ediyorum. Yani o müthiş laboratuvarda zaten var olan yaratılış mucizelerini ve formüllerini keşfeden ve bütün bilim dallarına ipuçları sunan bölümü açmalarını öneriyorum. Akıllı sanayiciler bu ipuçlarını keşfetmeye ve hayata aktarmaya başladı bile…

Engerek yılanının, tehlikeyi anında fark edip yok etmesindeki kurguyu; füze kalkanına, kılıç balığı derisindeki özel yapıyı; daha hızlı yüzmemizi sağlayacak mayoya aktaran, termit yuvasındaki havalandırma tekniğini yapılarda başarı ile uygulayan projelere kadar sayısız çözümler ve formüller içeriyor yaradılış mucizesi…

Belki de boş zannettiğimiz zamanlarda, özel bir eğitim şansı verecektir bize bu arayışlar… Sorunları nasıl çözdüğünü gözlemleyeceğiz doğanın. Belki de, gençlerin ve yetişkinlerin gönüllü olarak katılacağı, bilenin bilmeyene bilgi aktardığı, alternatif bir eğitim süreci ortaya çıkacaktır gelecekte!

Yani mecbur olduğumuzu sandığımız, “mesai” adını verdiğimiz ve rutin haline geldiğinde eziyete dönüşen kurgudan kurtulabildiğimizde, yani bakmayı ve görmeyi öğrendiğimizde bir farkındalığa ulaşıp, şükretmeyi de öğreneceğiz. İşte o zaman, zaten var olan muhteşem yaradılış, bütün sırlarını seve seve sunacaktır bize… Buna inanıyorum. Yani kimse boş ve işsiz, sanayi de üretimsiz kalmayacaktır. Sadece kirinden arınacak, kazancını helâl ettirecektir.

İnsanların, insanlığını hatırladığı, savaşların nedensiz kaldığı bir geleceğe belki de böyle kavuşacağız…

Çelik Erengezgin

www.erengezgin.net

 

Yorumlar

Yorum Mesajınız